KITA SAHANLIĞI

GİRİŞ
Denizlerin diplerinde çok zengin inci, mercan, sünger yataklarının bulunduğu ve devletlerin bunları işletmek istedikleri çok eski devirlerden beri bilinen ve uygulamada yer bulan bir husustur.
20. yüzyılın ilk çeyreği ile beraber, deniz dibindeki bu canlı ve cansız zenginliklere petrol ve doğalgaz kaynakları eklenmiştir. Gelişen teknoloji, bu kaynaklara duyulan ihtiyacı arttırdığı gibi, kaynaklara ulaşabilmenin imkanlarını da arttırmıştır. Devletlerarası egemenlik çabalarının tamamında yeni bir terim üretilmektedir. Bilahare bu terim hukuki, siyasi askeri ekonomik ve güvenlik gerekçe gösterilmek suretiyle şekillendirilir, ve oluşan bu yeni egemenlik alanında tüm devletler pay sahibi olmak isterler. Kıta Sahanlığı kavramının doğumu da böyle olmuştur. Bu kavramla sahile kadar inen ana kara parçası giderek değişen bir eğimle deniz içinde de devam etmektedir, böylece ana kara parçasının deniz içindeki doğal uzantısı olmaktadır. Bu çerçevede, kıyı devletinin bu deniz kesimi üzerinde belli bir mesafeye kadar, kıtasal egemenlik hakkının bulunduğu kabul edilir. Yani deniz dibindeki bu kesimin işletilmesi, onun zenginliklerine sahip olunması, o zenginliklerin korunması, başka devletlerin nüfuz ve tesir alanları dışında tutulması amaçlanır.
Aslında deniz dibi, herhangi bir devlet tarafından işgal edilemeyen ve bu karakteri icabı açık denizler rejimine tabi olması gereken bir alan olmaktadır. Bununla birlikte gelişen teknoloji ile bu teknolojiyi egemenlik sahasını genişletmek amacı ile kullanan devletler, deniz dibinin de ilgili devletin tasarrufu, egemenlik ve yargı yetkisi içine girmesi neticesini doğurmuş, ve böylece açık deniz rejimi giderek kaybolmaya başlamıştır.
Tarihi serüveni içerisinde Uluslararası Deniz Hukuku, birçok durumda kıyı devletinin yahut denizle ilgilenen devletlerin tek taraflı beyanları ile oluşmuştur. Her beyan, diğer beyanla çatıştığı ölçüde bir ihtilafı doğurmuş, artan ihtilaf sayısı devletleri ortak bir zeminde buluşmak yönünde biraraya gelme noktasında buluşturmuştur.
Devletlerin güç yarışması sonucu denizlerin paylaşılması ve bunun da bir neticesi olarak ardı arkası kesilmeyen anlaşmazlıklara sebebiyet vermek yerine, insanlığın ortak kullanımına uygun düşecek çözümler üzerinde odaklanmak, yapılacak çalışmalarda bunlara ağırlık vermek ve tek taraflı egemenlik beyanlarından kaçınmak, müşterek çıkarlar doğrultusunda deniz dibinde yer alan kaynaklardan istifade etmeye çalışmak, günümüz devletlerarası ilişkilerin zorunlu kıldığı bir gerçektir.
Bu zorunluluğu gözden kaçırarak uzlaşı ve ortak çaba ışığında hareket etmek yerine aralarındaki denizi ve onun altını sürekli bir anlaşmazlık haline getirmek, devletleri her anlamda faydasız bir noktaya getirecektir.

BİRİNCİ BÖLÜM
KITA SAHANLIĞI
I-KITA SAHANLIĞI KAVRAMI
A. Tanım
Coğrafi olarak kıta sahanlığı kavramı kıyı devletinin kara ülkesinin denizin altında süren doğal uzantısı olarak tanımlanmaktadır.Genellikle kara ülkesi ile okyanus arasında yukarıdan aşağıya doğru jeolojik anlamda kıta sahanlığı, kıta yamacı ve kıta yüksekliği unsurları yer alır.
Kıta sahanlığı kavramı hukuken İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkmış olup Yerbilim’in bu konuda belirlediği kıstaslara dayanmaktadır.
Hukuki anlamda kıta sahanlığı, Kıyı Devletinin, karasularının ötesinde fakat kıyıya bitişik sualtı alanlarının deniz yatağı ve toprak altındaki cansız kaynaklarını araştırma ve işletme konusunda münhasır egemen haklara sahip olduğu bir deniz alanıdır. Coğrafi olarak deniz gibi, genellikle kıyıdan sonra birden bire büyük derinliklere ulaşmaz. Kıyıdan itibaren muayyen bir derinliğe (ortalama 133 m) kadar yavaş yavaş derinleşir. Bu derinlikten sonra keskin bir yamaç şeklini alır. İşte, kıyı ile yamacın başladığı kenar arasında ana karanın bir devamı kabul edilen su altındaki kara kütlesine kıta sahanlığı denir.
Denizlerden temel yararlanma biçiminin esasen taşımacılık ve balıkçılığa dayandığı eski çağlarda, teknolojinin o zamanlar itibariyle bulunduğu seviye deniz yatağı ve toprak altında mevcut kaynakların keşfedilmesine ve su yüzüne çıkartılmasına engel oluşturmakta idi. Ancak teknoloji ilerledikte, bir yandan okyanus tabanının altında da yararlanılabilecek zengin kaynaklar (petrol, doğal gaz, çeşitli mineraller, altın, hatta elmas) keşfedilirken, bir yandan da bu kaynakları işletebilecek teknolojiler de geliştirilmiş, dolayısıyla deniz dibinin cansız kaynaklarından yararlanma yolu açılmıştır.

B. Hukuki Kavram Olarak Kıta Sahanlığı
1. Genel Olarak
Deniz yatağının devletlerce kullanılabilme ve yararlanabilme imkanlarının ortaya çıkmasını müteakiben kıta sahanlığının varlığı coğrafyacılar ve jeologlarla birlikte hukukçuların ve siyaset adamlarının da dikkatini çekmiştir.
Hukuken kıta sahanlığı kıyı devletinin kara sularının ötesinde ancak kıyıya bitişik sualtı alanlarının (doğal uzantısının) deniz yatağı ve toprak altındaki cansız kaynaklarını araştırma ve işletme bakımından münhasır egemen haklara sahip olduğu bir deniz alanıdır.
Kıta sahanlığının hukuki bir kavram olarak tanımı ilk defa 1958 tarihli Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nde yapılmıştır. Ancak gelişen teknoloji sebebiyle bu sözleşmenin akdinden kısa bir süre sonra yapılan tanım yetersiz kalmıştır.
Bu tanım Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı’nda tekrar tartışılmış ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde kıta sahanlığı kavramına ilişkin farklı bir yaklaşım benimsenmiş, yeni bir tanım kabul edilmiştir.

2. Tarihi Gelişimi
Kıta sahanlığının varlığı coğrafyacılar ve jeologlar tarafından öteden beri bilinmekle beraber, hukukçular ve siyasetçilerin dikkatini deniz gibi kaynaklarından yararlanma imkanı belirdikten sonra çekmiştir. Hukuki bir kavram olarak kıta sahanlığının ortaya çıkışı için, tartışmalı olmakla birlikte, Trinidad adına hareket eden Birleşik Krallık ile Venezüella arasındaki 1942 tarihli Paria Körfezinin Denizaltı Alanları Andlaşması gösterilmektedir. Buna göre, Venezüella ve Trinidad karasularının ötesindeki deniz yatağının bir kesimi yalnızca Birleşik Krallık’ın, diğer kesimi ise yalnızca Venezüella’nın “egemenlik ve kontrolüne” tabi olacaktır. Ancak bu tür iddiaların açıkça bildirilmesi ve ardından buradaki kaynakların etkili bir şekilde işletilmesi gerekiyordu. Bu ikili andlaşma ile, o tarihte henüz adı konmamış olmasına rağmen, kıta sahanlığı ilk kez tanınıyor ve bunun üzerinde kıyı devletinin saklı bir hakkının veya egemen haklarının olduğu kabul ediliyordu.
Kıta Sahanlığı kavramının hukuki olarak somut bir biçimde ortaya çıkışı ABD Başkanı Harry S. Truman’ın 1945 tarihli bildirisi ile olmuştur. Konusu, ABD karasularına bitişik doğal kaynakların araştırılması ve işletilmesi olan Bildiride her ne kadar sınırları tarif edilmemekte ise de ABD hükümeti, Açık Denizin altında fakat ABD kıyılarına bitişik ve kendisine ait olan kıta sahanlığının kendi yetki ve kontrolü altında olduğunu ilan etmiştir. Bildiri, ayrıca, kıta sahanlığı alanının komşu devletlerle hakça ilkelere göre sınırlandırılacağını belirtmektedir. Truman Bildirisinden sonra birçok devlet kendi kıta sahanlıkları üzerinde haklar ve yetkiler öne sürmüşlerdir. Başta Güney Amerika devletleri olmak üzere, İngiltere, Filipinler, İzlanda, Portekiz, Kore Cumhuriyeti gibi devletler kıta sahanlığı ilan etme yoluna gitmişlerdir. Birçok devletin kıta sahanlığı talebi üzerine, kıta sahanlığı kavramı ve hukuki rejimi ilk kez 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı sözleşmesinde düzenlenmiştir.
2.1. 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi
Kara suları, bitişik bölge, açık denizler, açık denizlerde bulunan canlı ve cansız kaynakların korunması ile kıta sahanlığı konularında Birleşmiş Milletler Hukuk Komisyonu tarafından 1950 yılından itibaren birçok çalışma yapılmış olup, bu çalışmalar hükümetlere gönderilen sorulara alınan cevaplar ile ileri sürülen görüşlerin birlikte değerlendirilmesi ve bir sonuca varılabilmesi amacıyla Cenevre’de 1958 yılında bir konferans toplanmıştır. Bu konferansta amaçlanan husus denizin sadece hukuki yönden değil fakat aynı zamanda teknik, biyolojik, ekonomik ve politik unsurları ile incelenmesi olmuştur.
Konferansta kıta sahanlığı ile ilgili 15 maddelik bir metin kabul edilmiş olup 29 Nisan 1958 tarihinde kabul edilen anlaşma metnini 62 devlet imzalamıştır.
Türkiye bu anlaşmaya katılmamıştır. 1958 tarihli Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin birinci maddesindeki düzenlemeye göre kıta sahanlığı
a-) Sahillere bitişik fakat karasuları dışında ve 200 metreye kadar derinliği olan denizaltı bölgelerinin, deniz yatağı ile toprak altını ya da bu sınırın dışında, derinliğin deniz altı doğal kaynaklarının işletilmesine müsait bulunduğu alanı
b-) Adalar sahillerine bitişik benzer deniz altı ev deniz yatağını kapsar.
Kıta sahanlığı kavramına ilişkin getirilen bu düzenleme, konferanstan beklenen neticenin alınmasını engellemiştir. Zira sahillerden uzaklarda bulunmayan veya kapalı bir denize serpilmiş olan ada (ada parçacıkları) jeolojik olarak ana kara parçasından kısa bir süre önce ayrılmış olmakla beraber, ana kara parçasının toprak karakterini taşımaktadır. Bu durumda adaların kendi yapılarına uygun kendi yapılarına uygun kıta sahanlığı olduğunu ileri sürmek uygun olmayacaktır. Hatta bir kapalı denizi dolduran irili ufaklı her adaya bir sahanlık tanımak o denizi ortadan kaldırmak sonucunu doğuracaktır.
Sözleşmenin ikinci maddesi ile, kıyı devletinin kıta sahanlığı üzerinde araştırma yapma ve doğal kaynakları işletme hakkı düzenlenmiştir. Kıyı devleti bu amaçlar doğrultusunda kıta sahanlığında egemenlik hakları tesis edebilir, kıyı devletinin sahanlıktaki doğal kaynakları fiilen işletmiyor olması diğer devletlere bu kaynakları işletme hakkı vermez. Bu hakların varlığı fiili kullanıma veya ilana tabii tutulmamıştır.
Kıta sahanlığı kıyı devletinin egemenliğine hatta bazı durumlarda onun mülkiyetine tabiidir. Bununla birlikte bu kıta sahanlığını kapsayan sular açık deniz rejimine tabiidir. Aynı şekilde, kıta sahanlığı üzerindeki hava sahasının hukuki rejimi değişmemektedir.
Kıyı devleti, kıta sahanlığı kapsamında doğal uzantısı olan deniz yatağı üzerinde araştırma inceleme faaliyetleri yapabilecektir.
Sözleşme’nin altıncı maddesinde ‘’aynı kıta sahanlığının sahilleri karşı karşıya bulunan iki veya daha çok devlet ülkelerine bitişik olması halinde kıta sahanlığı sınırı bu devletler arasında anlaşma ile tespit edilir. Böyle bir anlaşmaya varılamadığı takdirde ve özel şartlar başkaca bir sınır hattı kabulünü haklı göstermiyorsa, kıta sahanlıkları aralarındaki sınır bu devletlerden her birinin kara sularının genişliğini ölçmede başlangıç olarak kabul edilen esas hatların en yakın noktasına eşit mesafede bulunan bir orta hat ile tespit edilir’’ demektedir. Bu hüküm uyarınca ‘’iki veya daha fazla devletlerin ülkeleri aynı Kıta Sahanlığı’na bitişik yerleri bulunmakta ise bunlar ister karşı karşıya ister yan yana olsun her iki durumda da kıta sahanlığının sınırı saptanırken genel kural tarafların anlaşmasıdır. Şayet bu konuda taraflar bir anlaşmaya varamazlarsa ve ‘’özel durumlar’’ farklı bir sınırın saptanmasını haklı kılmıyorsa, Kıta Sahanlığı ‘’eşit uzaklık’’ ilkesine göre sınırlandırılacaktır.
Buna göre, sınırlandırmaya ilişkin öne çıkan en önemli husus, Kıta Sahanlığı’nın belirlenmesi bakımından öncelikle tarafların anlaşmasıdır. Sınırlandırılması söz konusu olan alanlarda ‘’özel durumlar’’ bulunmakta ise saptamada ‘’eşit uzaklık’’ ilkesi uygulanmayacaktır. Bununla beraber özel durumların bulunması halinde de sınırlandırmanın hangi ilke ve kıstaslar uyarınca yapılacağı maddede açıkça belirtilmemiştir. Bu madde ile ilgili hazırlık çalışmaları özel durumlarda ‘’hakkaniyet ilkelerine’’ uygun bir sınırlandırmanın gerçekleştirilmesinin amaçlandığını doğrulayacak niteliktedir.
Türkiye daha önce belirtildiği üzere bu sözleşmeye taraf olmamıştır. Bu nedenle Sözleşme’nin 6. Maddesinde düzenlenen eşit mesafe ilkesi Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkta iddia edilemeyecektir.
Eşit Uzaklık İlkesi’nin Örf ve Adet Hukuku’nda hiçbir zaman esas kural olmaması ve eşit uzaklık ilkesinin hakkaniyet aykırı sonuçlar doğurabilmesi ve Truman Bildirisi’nden bu yana hep hakkaniyet ilkelerinin kabul edilmiş olması, 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nde ‘’hakkaniyet ilkelerinin’’ esas kural olarak uygulanmasının kabul edildiği şeklinde yorumlanmaktadır.
1958 sözleşmesinde kıta sahanlığının tespitinde coğrafi ve jeolojik tarifinden tamamen farklı olarak iki kriterden yararlanıldığı göze çarpmaktadır: Birincisi, 200 metre derinlik, ikincisi ise doğal kaynakların kıyı devleti tarafından işletilmesi olanağının bulunduğu derinlik ölçütüdür.
Jeolojik anlamda kıta sahanlığı genel itibariyle 200 metre derinlikte son bulmaktadır. Doğal kaynakların işletilmesi imkanının bulunduğu derinlik ise teknolojik gelişmeler nedeniyle değişebilecektir. Sözleşmede bu iki ölçütün beraber kabul edilmesi esasen kıta sahanlığı kavramını salt jeolojik anlamdan çıkartarak hukuki bir niteliğe kavuşturmuştur. Böylece bir yandan derinliği 200 metreye ulaşmayan sığ su altı bölgelerinde kıyı devletinin haklarının saklı tutulması amaçlanmıştır. Bununla birlikte geniş bir kıta sahanlığı bölgesi bulunmayan ve deniz dibinin birdenbire büyük derinliklere ulaştığı kıyılara sahip kıyı devletleri ile doğal olarak böyle bir bölgeye sahip devletler arasında eşitlik sağlanmaya çalışılmıştır.
1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nde getirilen bu iki ölçüt neticesinde hukuksal bakımdan kıta sahanlığı kavramı, jeolojik anlamda kıta sahanlığı kavramını aşmıştır. Zira kıyı devletinin kıta sahanlığı alanındaki hakları teknolojik bakımdan işletilme olanağı belirdikten sonra kendiliğinden doğar. Burada önemli olan kıyı devletinin işletme olanağının bulunup bulunmadığı değil anılan bölgenin işletilme imkanının bulunmasıdır.
Ancak teknolojik gelişmeler, sözleşmenin imzalanmasından kısa bir süre sonra bu tanımın da yetersiz kalmasına sebep olmuştur. Bunun üzerine uzun tartışmalar sonucunda 1982 B.M. Deniz Hukuku Sözleşmesi ile işletilme imkanının bulunduğu derinlik kriterini sınırlayan azami bir genişlik öngörülmüştür. Buna göre,
“Kıta Sahanlığı, kıta uzantısının en dış sınırına kadar, kara ülkesinin doğal uzantısı (natural prolongation) boyunca karasularının ötesine uzanan…su altı alanlarının deniz yatağı (sea bed) ve toprak altını (sub-soil) kapsar.
Genişliğin tespitinde kıta uzantısı 200 milden geniş ve 200 milden dar olan devletler arasında denge sağlanmasını öngören bir çözüm benimsenmiştir. Buna göre; kıta uzantısının 200 milden dar olduğu kıyılarda 200 mil, 200 milden geniş olduğu kıyılarda ise azami 350 mil (kıta uzantısı bu sınırı aşsa bile) veya 2500 m. Derinlikten itibaren azami 100 deniz milidir.
1982 Sözleşmesi farklı talepleri, yorumları ve ölçüm tekniklerini deniz yatağı ve toprak altının işletilmesi için kıta sahanlığının dış sınırını 200 millik Münhasır Ekonomik Bölge ile birleştirmek suretiyle çözerken bir yandan coğrafi yönden elverişsiz devletleri tatmin etmiş, bir yandan da kıta uzantısı 200 deniz milinden daha geniş olan 30 kadar devletin kıta sahanlıklarına sınırlama getirmiştir. Geniş bir sahanlığa sahip 30 kadar devleti de, kıyılarından 350 mil ve bazı kriterler dahilinde daha ötesine uzanan bir sınır tesis etme imkanı tanıyarak denizaşırı mülkiyetler bakımından tatmin etmiştir. Münhasır Ekonomik Bölge kavramının kabulü sebebiyle 200 mil genişlikteki deniz kesiminde kıta sahanlığı haklarına ek olarak Ekonomik Bölge hakları da kullanılabilecektir.

2.2.1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde Kıta Sahanlığı Tanımı
Teknolojik gelişmeler ve devletler arasında kıta sahanlığına ilişkin yaşanan sorunlar nedeniyle 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nde yapılan tanımın yetersiz olduğu anlaşılmıştır. Bunun üzerine 3. Deniz Hukuku Konferansı’nda kıta sahanlığı tanımı yeniden tartışılmış ve 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde farklı bir tanım kabul edilmiştir.
1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nde kıta sahanlığının dış sınırının saptanmasında 200 metre derinlik ölçütü ile birlikte ‘’işletilebilme ölçütü’’nün de kabulü işletme teknolojisinin gösterdiği gelişmelere bağlı olarak kıta sahanlığının dış sınırı konusunda tartışmalara yol açmıştır. Başka bir ifadeyle genellikle 200 metre derinliğe kadar uzanan jeolojik kıta sahanlığı algısından giderek uzaklaşılmış ve deniz ülkesinin nerede son bulduğu hususu tartışmaları 3. Deniz Hukuku Konferansı’na kadar götürmüştür. Bu konferansa kadar deniz altındaki tüm doğal uzantının kıta sahanlığı kavramı içerisinde yer aldığı kabul ediliyordu.
Günümüz teknolojik gelişmeleri karşısında deniz yatağı ve toprak altında bulunan doğal kaynaklar üzerinde devletlerin aşırıya kaçan iddialarının önüne geçilebilmesi için doktrin tarafından işletilme olanağının bulunduğu derinlik kriterini sınırlayacak azami bir genişliğin kabul edilmesi teorisi ileri sürülmüştür. 3. Deniz Hukuk Konferansı’nda bu yaklaşım benimsenmiş, soruna bir çözüm getirilmeye çalışılmıştır. İlk aşamada, kıta sahanlığı haklarının ileri sürülebileceği deniz alanlarının azami sınırının belirlenmesi gereği üzerinde görüş birliğine varılmıştır. Ancak kıta sahanlığının genişliği sorunu, konferans gündeminin en tartışmalı konuları arasında yer almış olup coğrafi ve jeolojik veriler ile bu sahalardaki ekonomik gereksinmeleri uzlaştırıcı bir çözüm üzerine anlaşmaya varılması güç olmuştur.
Karasularının ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren 200 mil genişliğindeki deniz alanları kıta sahanlığı haklarını içeren bir kavram olarak kabul edilen ‘’münhasır ekonomik bölge’’ sınırları içine girdiğinden bu alanda devam eden tartışmalar esas itibariyle 200 mil ötesinde kıta sahanlığı haklarının talep edilip edilemeyeceği veya hangi koşullar altında hangi sınırlara kadar kıyı devletlerince talep edilebileceği çerçevesinde yoğunlaşmıştır. Kıta sahanlığı tanımı, 1982 B.M.D.H.S’nin 76. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu sözleşmede getirilen tanım 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin 1. Maddesinde düzenlenen ve kıta sahanlığını ‘’coğrafi’’ ve ‘’jeolojik’’ anlamda düzenleyen kodifikasyondan ayrılmıştır.
Sözleşme’nin 76. Maddesi incelendiğinde anlaşılacağı üzere, kıta sahanlığının tarifi değiştirilmiş ve kıta sahanlığının bir devlet ülkesinin doğal uzantısı olduğu belirtildikten sonra ilke olarak kıta kenarının uç noktasına kadar devam edeceği kabul edilmiştir. Bu durumda kıta sahanlığı kavramı hukuksal açıdan jeolojik anlamdaki kıta sahanlığı ile kıta yamacı ve kıta yamacı eteğinin tümünü içerir hale gelmiştir. Kıta sahanlığı üzerinde hak tesis etmeyi ‘’doğal uzantı’’ esasına dayandıran ilke, 1982 B.M.D.H.S ile değişikliğe uğramıştır. Şöyle ki kıta uzantısının 200 milden dar olduğu kıyılarda, kara sularının ölçülmeye başlandığı esas hattan itibaren 200 mil genişliğindeki deniz alanlarının deniz yatağı ve toprak altı da kıta sahanlığı kabul edilmiştir. Böylece hukuken kıta sahanlığı kavramı kıta kenarının yeterli genişlikte olmadığı durumlar bakımından okyanus tabanının bir bölümünü de içerebilmektedir. Ancak kıta sahanlığı karasularının ölçüldüğü esas hattan başlamak üzere her halukarda 350 mili aşamayacaktır.
Japonya, Yunanistan gibi bazı devletler 3. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı’nda kıta sahanlığının sınırlandırılması bakımından ‘’eşit uzaklık’’ ilkesinin uygulanmasını içeren öneriler sunmuşlardır. Türkiye verdiği önerge ile sınırlandırmanın deniz yatağının jeolojik ve jeomorfolojik yapısıyla beraber kıyıların genel biçimi yani bir başka devletin kıta sahanlığı ve ekonomik bölgesinde bulunan ada, adacık ve kayalıkların varlığı (özel durumlar) göz önünde bulundurmak suretiyle sınırlandırmanın hakkaniyet çerçevesinde uzlaşma (kıyı devletlerinin anlaşması) yoluyla gerçekleştirilmesi hükmünü teklif etmiştir.
1982 tarihli ve 1958 tarihli sözleşmelerdeki hukuki tanımlar karşılaştırıldığında,
1. 1982 sözleşmesindeki hukuki tanım, 1958 tanımında olduğu gibi, kıta sahanlığının coğrafi ve jeolojik kavramından oldukça ayrılmıştır.
2. 1982 tanımı, 1958 tanımına göre daha özgündür.
3. 1982 sözleşmesinde hukuki kıta sahanlığının 200 milin ötesine ‘’doğal uzantı ve kıta kenarı’’ kavramları çerçevesinde uzaması halinde 76. Maddede belirtilen özel kuralların uygulanması önerilmektedir.
4. 1982 Sözleşmesi’nin 76. Maddesinin 1. Paragrafında belirtilen kıta sahanlığı tanımı, sahanlık ve alan arasındaki sınırların belirlenmesi ile ilgili olup aynı düzenlemenin 10. Paragrafında belirtilen ve kıyıları karşılıklı veya bitişik olan ülkeler arasındaki sınırlandırmaya ilişkin hükümlere uygundur.

İKİNCİ BÖLÜM
KITA SAHANLIĞI HUKUKİ REJİMİ
I. Hukuki Rejimi
Gerek 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi (m.2) gerek B.M.D.H.S (m.77) kıta sahanlığı üzerinde kıyı devletinin egemen haklara sahip olduğunu göstermektedir. Bu egemen hakların özellikleri irdelendiğinde öncelikle bu hakların kıyı devletinin doğal olarak sahip olduğu hakları oluşturduğu görülmektedir. Zira kıyı devleti bu haklara sahip olmak için herhangi bir ilana ya da fiilen bu hakkı kullanması için birtakım eylemlerde bulunmasına gerek yoktur.
Uluslararası Adalet Divanı 20.02.1969 tarihli Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı kararında, Kıyı Devleti’nin haklarının kıta sahanlığı üzerinde fiilen (ipso facto) ve başlangıçtan beri (ab initio) varolduğunu teyit etmiştir.
Uluslararası Adalet Divanı, söz konusu Kuzey Deniz Kıta Sahanlığı Davalarında aşağıdaki önemli sonuçlara varmıştır.
1-) Kıta Sahanlığı kavramı bakımından önemli unsur, onun kara ülkesinin bir uzantısı olmasıdır. Bir sualtı alanı bir devletin doğal uzantısı değilse, o alan başka bir ülkeye nazaran kendisine daha yakın olsa bile kendisine ait (bitişik) olduğu kabul edilemez.
2-) Kıta Sahanlığının sınırlandırılmasında, 1958 Sözleşmesinin 6. Maddesinde öngörülen eşit uzaklık ilkesinin taraflarca uygulanması zorunlu değildir.
3-) Bütün durumlara ve olaylara uygulanabilecek ve zorunlu tekdüze bir sınırlandırma metodu mevcut değildir.
4-) Sınırlandırmada önemli olan uygulanacak metodun kendisi değil, hakça ilkelerin uygulanması suretiyle bütün taraflar için makul olan bir sonuca varılmasıdır.
5-) Sınırlandırma, hakça ilkelerin ışığında, sözkonusu somut olayın bütün unsurları dikkate alınarak ve diğer tarafın kara parçasının doğal uzantıları üzerindeki haklarına tecavüz edilmeden, her devlete kara parçasının deniz altında doğal uzantısını teşkil eden alanların verilmesini sağlayacak şekilde yapılmalıdır.
Kıta sahanlığı sınırlandırılmasının hakça ilkeler çerçevesinde tespit edilmesini öngören ve Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davalarında da kabul edilen yukarıda belirtilen kurallar sonraki uluslararası mahkeme ve hakemlik kararları ile teyid edilmiş ve 1982 B.M.D.H. Sözleşmesinde yeniden düzenlenen kıta sahanlığı kavramı ve hukuki rejimini önemli ölçüde etkilemişlerdir.
Bu hakların ikinci özelliği hakların münhasıran kıyı devletine ait olmasıdır. Yani bir devlete ait kıta sahanlığı üzerindeki haklar yalnızca bu devlet tarafından yararlanılabilir veya onun açık izni ile yararlandırılabilir.
Kıyı devletinin, kara ülkesinin deniz altındaki doğal bir uzantısı olan kıta sahanlığındaki yetkileri kara ülkesine dayanmaktadır. Devletin bu bölgedeki haklarının doğması için bunları talep etmesine, bunun için resmi bir duyuruda bulunmasına veya işgal ve sair yollarla burada fiili egemelik kullanmasına gerek yoktur. Kıyı devleti bunlar üzerinden ab initio ve ipso facto hak sahibidir. Bu sualtı alanlarının canlı olmayan kaynaklarının işletilmesi hakkı münhasıran kıyı devletine aittir; kıyı devletinin rızası olmadıkça bu hakların diğer devletler tarafından kullanılabilmesi mümkün değildir. Ancak tüm bu haklar kıta sahanlığının üzerindeki suların veya hava sahasının hukuki statüsünü etkilemezler.
Üçüncü özellik, kıyı devletinin kıta sahanlığı üzerindeki haklarının yalnızca doğal kaynaklardan yararlandırılması amacına yönelik olduğudur. Kıyı Devleti yalnızca kıta sahanlığı üzerinde deniz yatağı ve toprak altının araştırılması ve doğal kaynaklarının işletilmesi konusunda egemen haklar kullanır.
Bu egemen hakların niteliği kıyı devletinin buradaki araştırma ve işletme konusunda münhasıran yetkili olmasının bir sonucudur. Yabancı bir devletin bayrağını taşıyan gemilerinin kıyı devleti ile birlikte, onun rızası olmaksızın bu egemen hakları kullanması mümkün değildir.
Kıyı devletinin su altı alanlarının deniz yatağındaki ve toprak altındaki yetkileriyle, bu bölgelerin üzerinde bulunan sulardaki yetkileri aynı nitelikte değildir. Birincisi için kıyı devletinin sadece egemen yetkiler kullanabilmesi ve buna münhasıran sahip olması söz konusu iken ikincisi için böyle bir yetkisi de yoktur. Sözleşmelerde ifade edildiği gibi kıyı devletinin kıta sahanlığını oluşturan sualtı alanlarıdaki hakları, bunun üzerindeki suları veya bu sular üzerindeki hava sahasının tabi olduğu rejimi (açık denizler rejimi) etkilemeyecektir.
Buna göre, yabancı gemi ve uçaklar, bu sularda seyrüsefer ve üstten uçuş serbestisini aynen açık denizlerde olduğu gibi kullanabilecekler, buna karşılık münhasıran kıyı devletine ait olan araştırma ve işletme faaliyetlerinde bulunamayacaklardır. Kıta sahanlığı üzerindeki haklarını kullanan kıyı devleti de, yabancı gemilerin seyrüsefer serbestisine halel getirmeyecek veya haksız müdahalede bulunamayacaktır.
Ayrıca kıta sahanlığı üzerinde diğer devletlerin kablo ve boru döşeme hakları saklı tutulmuştur. Ancak, kıyı devleti de kıta sahanlığının araştırılması, işletilmesi ve boru hatlarından kaynaklanan kirlenmenin önlenmesi konularında makul tedbirler alma hakkına sahiptir.
Kıyı devleti, münhasır ekonomik bölgede olduğu gibi kıta sahanlığının da araştırılması ve işletilmesi için suni adalar, tesisler ve yapılar inşa etme konusunda yetkilere sahiptir. Bu konuda 1982 sözleşmesi münhasır ekonomik bölge için düzenlene 60’ıncı maddeye atıfta bulunulmuştur. Buna göre, kıyı devleti bu suni yapılar üzerinde bir takım yargısal ve zabıta yetkilerine sahiptir.
Kıyı devleti bu tip suni adalar, tesisler ve yapılar üzerinde gümrük, sağlık, maliye ve göç konularındaki düzenlemeleri de dahil olmak üzere münhasır yargı yetkisine sahiptir. Aynı şekilde, kıyı devletinin, kıta sahanlığının araştırılması ve işletilmesi için yetkisi altındaki suni adalar, tesisler ve yapılar için tesis edilen kablo veya boru hatları üzerinde de yargı yetkisinin bulunduğu kabul edilmiştir.
Zabıta yetkisi olarak da, kıyı devleti söz konusu suni adalar ve tesisler etrafında azami 500 metre genişliğinde güvenlik bölgeleri ihdas edebilir ve korunmaları için gerekli tedbirleri alabilir. Bütün gemiler bu güvenlik bölgelerine saygı göstermelidirler. Bununla birlikte, bu suni ada ve tesisler ada statüsüne sahip değildirler. Dolayısıyla kendilerine ait birer karasuları yoktur ve bunlar karasularının, münhasır ekonomik bölgenin ve kıta sahanlığının sınırlarının tespitinde temel alınamazlar.
Kıta sahanlığı üzerinde haklarını kullanan kıyı devleti, üçüncü devletin kıta sahanlığı üstünde bulunan su alanından ve onun üstünde yer alan hava sahasından kullanacakları ulaşım haklarına ve özgürlüklerine zarar vermemekle yükümlüdür. Ayrıca, üçüncü devletler bir devletin kıta sahanlığı üzerine, ilgili kıyı devletinin haklarını gözetmek suretiyle, kablo, petrol veya gaz taşıyan borular döşemeye yetkilidirler.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
KIYI DEVLETİNİN KITA SAHANLIĞI ÜZERİNDEKİ YETKİLERİ
I. Genel Olarak Kıta Sahanlığı Üzerinde Devletin Yetkileri
Kıyı Devleti’nin kara ülkesinin deniz altında doğal uzantısı olan kıta sahanlığındaki yetkileri kara ülkesine dayanmaktadır. Bu hakların devletin bu bölgedeki haklarının doğması için herhangi bir talepte bulunmasına veya bunun için resmi bir duyuruda bulunmasına, işgal vesair yollarla burada fiili egemenlik kullanmasına gerek bulunmamaktadır. Kıyı devleti, bunlar üzerinde ab initio ve ipso facto hak sahibidir.
Kıyı devletinin kıta sahanlığı üzerindeki hakları kıta sahanlığı üstünde bulunan suları veya bu sular üzerindeki hava sahasının hukuki statüsünü etkilememektedir. Kıyı devleti kıta sahanlığı üzerindeki haklarını kullanırken seyrüsefer ve diğer devletlerin hak ve hürriyetlerini ihlal edemez veya bunlara haksız bir müdahale sonucunu doğuramaz.
Kıta sahanlığı üstünde su alanı açık deniz oluşturmakta ise açık deniz rejimi bütün koşulları geçerliliğini korur. Ancak kıta sahanlığı üstünde kıyı devletine ait bir münhasır ekonomik bölge bulunmakta ise o zaman da bu kavram çerçevesinde söz konusu sualanı üzerindeki rejim geçerli olacaktır.

A. Kıta Sahanlığı Üzerinde Doğal Kaynakların Elde Edilmesi
1. Genel Olarak Kıta Sahanlığı Üzerindeki Doğal Kaynaklar
Deniz dibi mineral oluşumları, karalardaki erozyon ve yer kabuğunun altındaki magma tabakası olmak üzere başlıca iki kaynaktan beslenmektedir. Karalardan yağmur suları, seller, ırmaklar veya rüzgarla taşınan yoğun metalik mineraller ile kıymetli taşlar, su hareketleri neticesinde ayrışıp kümeler halinde kıta sahanlığındaki tortul katmanlarda öbeklenmektedir. Dünyada bu öbeklerden yüzlercesinin varlığı bilinmektedir ancak halihazırda birkaçı işletilmektedir.

2. Kıta Sahanlığı Üzerinde Doğal Kaynakların Elde Edilmesi İle İlgili Düzenlemeler
1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin 2. Maddesinin 4. Fıkrasında doğal kaynaklar, ‘’sabit türlere ait canlı organizmalarla yani hasat safhasında ya da deniz yatağının üzerinde ya da altında hareketsiz olan veya deniz yatağı veya toprak altı ile devamlı şekilde fiziki temas halinde olmadıkça hareket edemeyen organizmalarla birlikte deniz yatağı ve toprak altının mineral ve diğer canlı olmayan kaynaklar’’ olarak tanımlanmıştır.
1958 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ndeki tanım uyarınca genel itibariyle denizde yaşamakla birlikte yalnız bazı dönemlerde deniz yatağı ve toprak altında bulunan canlı organizma türleri doğal kaynaklar teriminin kapsamına girmemektedir.
1982 B.M.D.H.S’nin 77. Maddesinin 4. Fıkrasında getirilen doğal kaynaklar tanımı ile 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nde esas itibariyle bir farklılık bulunmamaktadır. Bununla birlikte her iki sözleşmede yorum farklılıkları bulunmaktadır.
Her iki sözleşmede kıta sahanlığı üzerinde kıyı devletinin haklarının olduğu doğal kaynaklar nitelik itibariyle ikiye ayrılmaktadır. 1) madenler ile öteki cansız kaynaklar, 2) deniz yatağı ve toprak altı ile sürekli fiziksel dokunma durumunda bulunan canlılar. Kıyı devletinin üzerinde hak sahibi olduğu kaynaklar ya süngerler, midyeler, mercanlar gibi tam olarak tabana yerleşik bir biçimde bulunan sabit deniz ürünlerinden ya yengeçler, ıstakozlar, salyangozlar gibi tabana sürekli fiziksel dokunma içinde hareket eden sürüngenlerden ya da deniz tarakları, deniz kestaneleri gibi deniz yatağının toprak altına yerleşen canlılardan oluşmaktadır. Bu canlı kaynaklara ayrıca deniz yosunları ve öteki deniz bitkileri gibi deniz tabanına yerleşik bulunan bitkileri de eklemek gerekmektedir. Madenler ve öteki cansız kaynaklara gelince bunlar gerek deniz yatağı üzerinde çökelti tabakası içinde bulunan maden yumrularını gerekse toprak altında bulunan her türlü madeni ve hidrokarbürleri içermektedir.
1958 Cenevre Sözleşmesi’Nin m.2/2 ve B.M.D.H.S m.77/2’ye göre, kıyı devletinin kıta sahanlığı üzerindeki hakları sadece doğal kaynaklardan yararlanılması amacına matuftur. Kıyı devleti bu alan üzerinde sadece doğal kaynakları araştırabilir ve ekonomik işletme konusunda haklarını kullanabilir.

3. Kıta Sahanlığı Üzerindeki Sondaj Faaliyetleri
Denizde petrol ve gaz arama çalışmaları ilk olarak 1947 yılında Meksika Körfezi’nde başlamıştır. Günümüzde 53 ülke kıta sahanlığı üzerinde yedi binden fazla sondaj ve üretim platformu bulunmaktadır.
1982 B.M.D.H.S’nin 81. Maddesi ile kıyı devletinin kıta sahanlığı üzerinde herhangi bir amaçla delme faaliyetinde bulunmaya izin verme veya bunu düzenleme konusunda münhasır haklara sahip olduğu belirtilmiştir.

a. 200 Deniz Mili Ötesindeki Kıta Sahanlığında Canlı Olmayan Kaynakların İşletilmesi
Kural olarak, kıta sahanlığı esas hat çizgisinden itibaren 200 mile kadar uzanan sualtı alanlarının deniz yatağı ve toprak altını kapsamaktadır. B.M.D.H.S’nin 76. Maddesinin 8. Fıkrası kapsamında karasuları genişliğinin ölçülme işlemlerinin başlandığı esas hat çizgisinden itibaren 200 mil ötesindeki kıta sahanlığı sınırları hakkındaki bilgilendirmeler kıyı devleti tarafından Kıta Sahanlığı Sınırları Komisyonu’na sunulacaktır. Bunun üzerine komisyon deniz tabanına ilişkin kıyı devletinin bu talebini bilimsel çerçevede incelemek suretiyle önerilerde bulunur. Kıyı devleti bu önerileri kabul ederse Komisyonca belirlenen dış sınır nihai ve bağlayıcı nitelikte olacaktır. Yine belirtilmelidir ki kıta sahanlığının dış sınırının 200 deniz mili ötesine uzanması durumunda uzayan bu kısmın üstünde kalan sular açık deniz rejimine tabiidir. Zira 200 deniz millik alan içindeki kıta sahanlığı rejimi ile 200 deniz milinin ötesindeki kıta sahanlığı arasındaki en temel fark B.M.D.H.S’nin 82. Maddesi ile getirilen düzenleme ile oluşturulmuştur. Buna göre gelir paylaşımı uzayan kısım açısından gereklilik arz etmektedir.
B.M.D.H.S’nin 82. Maddesi ile getirilen düzenleme ile 200 mili aşan kıta sahanlığı alanı bakımından bu alana sahip kıyı devletlerinin bu sınırı aşan kısımdan sonraki kıta sahanlığında elde edeceği madenler ve hidrokarbürler üzerinden uluslararası deniz tabanını düzenleme ve İşletilmesini denetlemekle görevlendirilen Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi’ne kimi durumlarda bir tür vergi ödemesi hususu düzenlenmiştir.
b. Deniz Yatağı Faaliyetlerinden Kaynaklanan Kirliliğin Önlenmesi İçin Kıyı Devleti’nin Yetki Alanı
Özellikle karasuları ve kıta sahanlığı üzerindeki petrol ve gaz arama ve işletme faaliyetlerinden kaynaklanan ve deniz yatağında oluşan kirlilik kıyı devletinin ulusal yetki alanı içerisinde bulunmaktadır. Bu kirlilik operasyonel veya kaza sonucu oluşabilir. Hem Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi hem de B.M.D.H.S deniz yatağı kirliliğinin önlenmesi için devletlerin alması gereken birtakım tedbirler olduğu hususunu düzenlemiştir.
Açık Deniz Sözleşmesi’nin 24. Maddesi ile getirilen düzenlemede her devletin gemilerinden veya borulardan petrol boşaltılması yoluyla veya deniz yatağı ile toprak altının işletilmesi ve araştırılmasından doğabilecek deniz kirlenmelerini önleyecek düzenlemeleri konuyla ilgili sözleşme hükümlerinin dikkate alınmak suretiyle kodifike edilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Deniz tesis ve yapılarından kaynaklanan operasyonel kirliliğin önlenmesi bakımından halihazırda kapsamlı bir uluslararası bir düzenleme mevcut değildir.
Operasyonel kirlilikle ilgili ayrıntılı düzenlemeler MARPOL ve 1972 tarihli Londra Atıkların ve Diğer Maddelerin Suya Batırılması Yoluyla Deniz Kirlenmesi’nin Önlenmesi Hakkında Sözleşme’de bulunmaktadır. MARPOL sözleşmesi hükümleri deniz dibindeki maden kaynaklarının araştırılmasından, bunlardan yararlanılmasından ve yine bunlarla ilgili olarak kıyı açığında yapılan işlemlerden doğrudan doğan zararlı maddelerin denize terk edilmesi veya bırakılması durumunda uygulanmaktadır.
1982 tarihli B.M.D.H.S’nin 208. Maddesinin 4. Fıkrası ile getirilen düzenlemeye göre, devletler deniz dibi faaliyetlerinden ileri gelen kirlenmeye ilişkin politikalarını uygun düşen bölgesel düzeyde uyum halinde sürdürmeye gayret etmelidirler.

B. Deniz Altı Kablolarının ve Boru Hatlarının Kıta Sahanlığı Üzerinde Döşenmesi
Deniz yatağı üzerinde bulunan deniz altı kabloları hususunda Birleşmiş Milletler çatısı altında oluşturulmuş bir kurum mevcut değildir.
Deniz altı kabloları ile ilgili uluslararası hukukta getirilen ilk düzenleme 1884 tarihli Deniz Altı Kablolarını Koruma Konvansiyonudur. Bu konvansiyon halen yürürlüktedir ve kablo döşeyen gemilerin güvenliğinin sağlanması ve kabloların diğer okyanus faaliyetlerinden zarar görmesinin engellenmesi amaçlanmıştır. Ancak bu düzenleme kablo sektörünü yeterli ölçüde koruyucu tedbirleri içermediğinden genel itibariyle güncelliğini yitirmiştir.
1958 tarihli Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi ile 1982 B.M.D.H.S’ye göre kıyı devletlerinin kıta sahanlığı üzerinde deniz altı kablolarının döşenmesi ve bakımını engelleme yetkisi ancak kıta sahanlığının araştırılması ve doğal kaynakların işletilmesi amacıyla makul tedbirleri alma hakları kapsamında bulunmaktadır.
1982 B.M.D.H.S’nin 87. Maddesi ile getirilen düzenleme ile ‘’kıta sahanlığı’’ başlıklı 6. Kısmına tabii olmak üzere deniz altı kabloları ile boru hattı döşenmesi açık denizler serbestisi içerisinde değerlendirilmiştir. Yine aynı sözleşmenin 112. Maddesi bakımından bütün devletler kıta sahanlığının ötesindeki açık deniz yatağının üzerinde deniz altı kabloları ve boru hatları döşeyebilirler.
1982 B.M.D.H.S’nin 113. Maddesinde bir kablo veya boru hattının kopartılması-zarara uğratılmasını düzenlerken devletlere bu gibi davranışların bir suç oluşturmasını sağlayacak gerekli kanunları ve düzenlemeleri yapma yükümlülüğü vermektedir. Her devlet 115. Maddeye göre deniz altı kablosu veya boru hattına zarar vermemek için gerekli tedbirleri almakla mükelleftir.

C. Kıta Sahanlığı Üzerinde Bulunan Suni Adalar, Tesisler ve Yapılar
Yapay ya da suni ada doğal ada tanımı dışında kalan ve insanın çabası neticesinde su üstünde oluşturulan çıkıntıları belirtmektedir. Bu gibi ada, deniz tabanından veya toprak altından petrol veya doğalgaz gibi kaynakları elde etmek amacıyla kurulabilir. Yine kısmen doğa tarafından doğanın sağladığı olanakların insan eliyle tamamlanması şeyliyle de bu platformlar kurulabilmektedir. Dolayısıyla kıta sahanlığı üzerinde suni ada tesisi için adanın tümüyle insan yapısı olması gerekmemektedir.
Suni adalar kıyı devletleri tarafından iç sular ya da kara sularında kurulabileceği gibi doğal kaynakları değerlendirmek amacıyla münhasır ekonomik bölge veya kıta sahanlığı üzerinde de kurulabilmektedir.
B.M.D.H.S’nin 80. Maddesi, 60.maddeye atıfta bulunarak, tesisler ve yapılar hakkındaki düzenlemelerin kıta sahanlığı üzerindeki adalara tesislere ve yapılara uygulanacağını belirtmiştir.
Kıyı Devletinin Yetkilerini Düzenleyen 60.maddenin 1. Ve 2. Paragrafına göre;
1-‘’Münhasır ekonomik bölgede, kıyı devletinin:
a-) Suni adaları
b-) Madde 56 da öngörülen amaçlar ve diğer ekonomik amaçlar için yapılan tesis ve yapıları
c-) Kıyı devletinin bölgedeki haklarının kullanımına müdahale teşkil edebilecek olan tesis ve yapıları, inşa ettirme, inşasına, işletilmesine ve kullanılmasına izin verme ve bunları düzenleme hususunda münhasır hakka sahip olacaktır.
2- Kıyı Devleti, bu tip suni adalar, tesisler ve yapılar üzerinde gümrük, maliye, sağlık, güvenlik ve muhacerat konularındaki kanun ve düzenlemeleri de dahil olmak üzere, münhasır yargı yetkisine sahiptir.
60. maddenin 7. Fıkrası, Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesinin Madde 5/6 ile aynı şekilde ‘’Suni adalar, tesisler veya yapılar ve bunlar etrafındaki güvenlik bölgeleri, uluslararası seyrüseferde kullanılan belli başlı deniz yollarına engel olabilecek yerlerde kurulamaz’’ hükmü kıyı devletinin yetkilerini sınırlandırmıştır.
Suni adalar, doğal adalar için öngörülenin aksine kendilerine özgü deniz alanına sahip değildir. Karasuları yoktur, ve varlıkları kıta sahanlığının veya münhasır ekonomik bölgenin sınırlarını etkilemez. Ancak, kıyı devleti, suni adaların, tesislerin etrafında seyrüseferin ve güvenliğin sağlanması için makul bir güvenlik bölgesi oluşturabilir
Söz konusu güvenlik bölgeleri, suni adalar, tesisler ve yapılar ile makul bir ilişki içerisinde olmalı ve kabul görmüş uluslararası standartların izin vermesi, veya tavsiye etmesi hali saklı olmak üzere, dış kenarlarının her bir noktasından itibaren 500 metrelik mesafeyi geçmemelidir.
Bütün gemiler, suni adaların tesislerin, yapıların ve güvenlik bölgelerinin yakınlarında seyrüsefer ve güvenliği ile ilgili uluslararası kurallara uymalıdır.

1. Kıta Sahanlığı Üzerinde Bulunan Tesis Ve Yapıların Kaldırılmasına İlişkin Düzenlemeler
1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesinin 5. Maddesinin 5. Fıkrasına göre terkedilen veya kullanılmayan bir tesisin tamamen kaldırılması gerekmektedir. Ancak, denizde kurulan tesis ve yapıların büyüklükleri fazla olduğundan kurulması maliyetli olduğu gibi, kaldırılması maliyetleri de oldukça yüksektir.
Bu nedenle mevcut durum, uluslararası düzenlemelerde yer bulmuş ve 1982 tarihli B.M.D.H.S’nin 60. Maddesinin 3. Fıkrası ile yapı ve tesislerin tamamen kaldırılması kuralında değişikliğe gidilmiştir. İlgili maddede 3 önemli husus belirtilmektedir. Bunlardan birincisi, tüm tesislerin ve yapıların ortadan kaldırılması zorunluluğu kaldırılmıştır. İkinci husus, kaldırılmaları hususunda balıkçılık, denizin korunması, diğer devletlerin hakları ve yükümlülükleri gözönünde bulundurulacaktır. Üçüncüsü ise, bu tesislerin ortadan kaldırılması hususunda yetkili bir uluslararası örgüt tarafından tesis edilen uluslararası standartlara uyulacaktır.

D-Kıta Sahanlığı Üzerinde Deniz İle İlgili Bilimsel Araştırma Yapılması
Deniz bilimleri araştırmaları dört gruba ayrılabilir: Fiziksel, kimyasal, biyolojik, jeoloji/jeofizik.
Jeolojik ve jeofizik alanlarındaki araştırmalar deniz dibinin, kaynaklarının, enerji kaynaklarının yeri, jeolojik yapı ve canlı kaynak durumunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacak bilimsel faaliyetlerdir.
Deniz dibinde bulunan maden, petrol, doğalgaz gibi kaynaklar ülke ekonomileri için büyük önem arz etmektedir.
Örneğin, magnezyum üretiminin büyük bir kısmı denizlerden karşılanmakta ve büyük ekonomik değerlere ulaşacak boyutta bromür üretimi yapılmaktadır.

1-1958 Tarihli Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesine Göre Deniz İle İlgili Araştırma Yapılması
Deniz bilimsel araştırmaları konusu, 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesinin 5. Maddesinin 1. Fıkrası ile 8. Fıkrasında yer almaktadır.
5. maddenin 1. Fıkrasına göre; ‘’kıta sahanlığının araştırılması ve doğal kaynakların işletilmesi, seyrüsefere, balıkçılığa veya denizin canlı kaynaklarının muhafaza edilmesine haksız bir şekilde müdahaleye yol açamayacağı gibi kamuya açıklanmak üzere yürütülen oşinografik veya diğer bilimsel araştırmalara da herhangi bir müdahaleye yol açamaz.’’
5. maddenin 8. Fıkrasında ise; ‘’kıta sahanlığı ile ilgili ve orada yürütülen herhangi bir araştırma için kıyı devletinin rızası alınacaktır. Buna rağmen kıyı devleti, kıta sahanlığının fiziki ve biyolojik hususiyetlerini tamamıyla bilimsel şekilde araştırma amacıyla ehliyetli bir kurumun yaptığı talep için normal olarak rızasını esirgemeyecektir; şu şartla ki kıyı devleti eğer isterse araştırmaya katılma veya orada temsil edilme hakkına sahip olacak ve her halukarda neticeler ilan edilecektir.’’
Bilim ve teknolojinin hızla gelişimi denizlerdeki canlı ve mineral kaynaklardan faydalanmanın yanı sıra dalgalardan, sudaki akıntılardan, su yüzeyindeki rüzgarlardan enerji üretimi gibi, enerji ihtiyacının bir kısmını denizlerden karşılamanın farklı imkanlarının ortaya çıkması ve daha birçok etken bu konuda detaylı bir düzenleme ihtiyacını doğurmuştur. Nihayetinde 1982 B.M.D.H.S deniz bilimsel araştırmaları ile ilgili tüm konuları 1958 Sözleşmesi’nden daha geniş ve kapsamlı şekilde düzenlemiştir.
2. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine Göre Deniz ile İlgili Bilimsel Araştırma Yapılması
1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin 13. Kısmında genel olarak deniz bilimsel araştırması düzenlenmektedir. Deniz bilimsel araştırmasının yürütülmesi hakkında genel prensiplerin belirlendiği 240. Maddeye göre, deniz bilimsel araştırması, münhasıran barışçı amaçlar için, bu Sözleşme ile bağdaşır uygun bilimsel metot ve araçlarla, denizin diğer meşru kullanılmalarına haksız yere müdahaşe etmeyecek ve bu gibi kullanımlar sırasında gerekli şekilde saygı göstererek ve deniz çevresinin korunması ve muhafazası için yapılanlar da dahil olmak üzere, bu Sözleşmeye uygun şekilde kabul edilen bütün ilgili düzenlemelere uymak suretiyle yürütülecektir.
Sözleşme’nin 246. Maddesine göre, kıta sahanlığı bölgesinde bilimsel araştırma yapma yetkisi kıyı devletine aittir. Ancak kıyı devleti diğer devlet veya uluslararası örgütlerin kıta sahanlığı üzerinde yürütecekleri bilimsel araştırmalara da izin verecektir.
SONUÇ
Görüleceği üzere Kıta sahanlığı sorunu , içinde bulunduğumuz geçtiğimiz yüzyılın son 50 yılında uluslararası arenada yer bulan, taze, çapraşık ve önem arzeden bir konudur.
Yakın yıllarda denizlerle ilgili olarak meydana gelen olaylar ( bilhassa petrol arama faaliyetleri ile bu krizin ortaya çıkardığı denizaltı araştırmaları), denizlerin üzerinde, su altında ve deniz dibinde devletlerce tesis edilmek istenen birtakım haklar, günümüzün olayları arasında güncel bir noktaya kendisini getirmiş bulunmaktadır.
Devletler bu gibi durumlarda genellikle kabul edilebilecek bir sistem etrafında birleşememişlerdir. Zira her devlet, kendi yararları açısından soruna bir çözüm getirilmesini önermiş, toplanan uluslararası deniz hukuku konferanslarında etkin biçimde ölçüler ve çözüm formülleri geliştirilemememiştir. Bu konferanslarda alınan ya da alınamayan sonuçlar, devletleri bağlayıcı olmaktan daha çok, onları birtakım kurallara alıştırmaktan daha ileri bir noktaya getirmemiştir.
Değişen dünya bize şunu göstermektedir ki; geçmişte olanlara kıyasla daha vahim ve daha karmaşık anlaşmazlıklarla karşılaşmamız mümkündür. Bu , devletler arası ilişkilerin geçmişe oranla artmasının ve bu ilişkilerin dev adımlar ile büyümesinin doğal bir sonucudur. Bununla birlikte hiç olmazsa bugün, bugüne kadar konulmuş ve genel bir görünüm içerisine kabul edilen kurallara mümkün mertebe devletlerce uyulması ve bu kurallara imkan nisbetinde uyulması gereken tam ya da kısmi bir sistem biçimi verilmesi gerektiği kanaatindeyiz.

KAYNAKÇA
AKIN Mehmet Zeki, Karasuları İç Sular Gemilerin Bu Sulardaki Rejimi ve Kıta Sahanlığı, Ankara, 1978
ÇAŞIN Mesut, Devletler Hukukunda Kıta Sahanlığı, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi, 1987
DOĞRU Sami, Uluslararası Hukukta Kıta Sahanlığı ve Ege Denizi Kıta Sahanlığı Uyuşmazlığı, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 2003
ERKONAK Halil, ŞAHİN Recep, Deniz Bilimleri Araştırmaları ve Dünyamız, Bilim Teknik Dergisi, Temmuz 1990 sayısı
ERYILMAZ Yusuf, Devletler Hukukunda Kıta Sahanlığı Ege Denizi ve Adalarında Durum, Ankara Barosu Yayınları, Ankara, 1975
GÖKDEMİR Işık Nurser, Kıta Sahanlığı, Hukuki Rejimi ve Ege Denizi uyuşmazlığı, 1. Baskı, Dokuz Eylül Yayınları, İzmir, 2010
KURAN Selami, Uluslararası Deniz Hukuku, Arıkan Basım Yayım Dağıtım, İstanbul,2006
KURAN Selami, Uluslararası Deniz Hukuku, Türkmen Kitabevi, İstanbul, 2009
PAZARCI Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri, Kitap II, 4. Baskı, Ankara, 1997
PAZARCI Hüseyin, Kıta Sahanlığı Kavramı ve Ege Kıta Sahanlığı Sorunu, Prof. Aziz Köklü’ye Armağan, Ankara, 1984
PAZARCI Hüseyin, Uluslararası Hukuk Dersleri II. Kitap, Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1989
TOLUNER Sevin, Milletler Arası Hukuk Dersleri, 4. Baskı, İstanbul, 1996

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *